Seher KADIOĞLU’nun röportajı 

Gazeteci-yazar Yaşar İliksiz’i edebiyat dünyası yayınladığı şiirleriyle tanıdı. İliksiz, son 5 yıl içinde ise kendini romana verdi. İlk romanı “Konstantin’in Sırrı“ndan sonra bu kez yine bir İstanbul romanı yazdı. “Kurtarıcı Son Kabadayının Son 24 Saati“, yeni bir dünyaya kapı açıyor.

Romanda 11 ayrı hikayeyi birden yürüten Yaşar İliksiz, toplumun farklı kesimlerini bir potanın içinde yoğurmaya çalışmış. Yazar İliksiz, bir taraftan da çalışma hayatının içinde bulunmaya devam ediyor.

Yaşar İliksiz’e özel hayatından kitaplarına, çalışma ortamından verdiği derslere kadar her şeyi konuştuk.

> Bu aralar ne yapıyorsunuz?

> Yazarlık kurslarında ve internet haberciliği derslerinde tecrübelerimi aktarmaya çalışıyorum, Haberler.com sitesinde de haberciliğe devam ediyorum.

> Kurtarıcı romanınızda, bir kabadayı (Kıvırcık Kemal) yürürken, 80 öncesindeki döneme de atıfta bulunuluyor; delikanlılığı da kapsıyor mu kabadayılık?

> Delikanlılık kabadayılığa özgü bir kavram değil. Delikanlı kabadayılar da var. Roman kahramanımız da onlardan biri ve gitgide sayılarının azalmasından rahatsız.

> Günümüzde kabadayılarla gibi delikanlı adamların da azaldığına mı inanıyorsunuz? Delikanlılık bitti mi?

> Delikanlılık bitti diyemem ama el üstünde tutulup itibar edilen bir kavram değil artık. Bugün birisi delikanlılık yapsa “Aptal mısın? Kendini niye yaktın?” derler

> 12 Eylül dönemine sık vurgu yapılmış.

> Direkt suçlu 12 Eylül demiyorum ama darbe kabadayıları ortadan kaldırmak isteyenlere en büyük fırsatı verdi. 12 Eylül’den doğan fırsatla kabadayılık müessesi yerini Amerikan tipi mafyaya bıraktı. 12 Eylül’le birlikte Türklere has Kabadayılık yaşantısının ortadan kaldırılıp, yerine Amerikan tipi mafyanın yerleştirildiğini açıkça söyleyebilirim.

> Bahsettiğiniz kabadayılar nasıl insanlardı?

> Eli kanlı insanlardı sonuçta çok da temiz olduklarını iddia etmiyoruz ama tüm korkuçluklarına rağmen merhametli ve yardımseverdiler.  Kendilerine göre namus, kendilerine özgü adalet anlayışları vardı.  Kendilerini halka adadıklarına inanırlardı. Kendi  çevrelerindeki insanlarının, zaaflarından yararlanmazlardı tersine onları zaaflarından yararlanmaya kalkışan pisliklerden korumaya çalışırlardı. 

> Siz böyle ağabeyler tanıdınız mı ?

> Kasımpaşa ve Hacıhüsrev’de büyüdüğümüz için bu tip insanlarla çok fazla haşır neşir olduk.

> Belki de bu onlardan birinin hikayesiydi.

> Tabiî ki ana karakterin ana hatlarını seçerken bu insanlardan yararlandım ama anlatılanlar yaşamış bir insanın hikayesi değil.

KABAHAT ALEVİ’DE Mİ SÜNNİ’DE Mİ?

> Kitapta Aleviliğe Sünniliğe de değiniliyor. Problem nedir?

> Mezhep ayrılığı 12 Eylül öncesinde de insanların birbiriyle iletişimden uzak durmaları  için çok iyi kullanılan enstrümanlardandı. Alevilerle Sünnilerin mahalleleri dahi ayrıydı hatta. Daha öncesinde de köyleri ayrıydı, Şehre göçle birlikte yan yana yaşamak zorunda kaldılar ister istemez ama bu aşamada çok ciddi sorunlar doğdu.

> Hangi taraf kabahatliydi?

> Sorun ne Alevilerden ne Sünnilerden kaynaklanıyordu; onların inanç farklılıklarını kullanan insanlardan kaynaklanıyordu.  Mezhepsel çatışmalar 12 Eylül öncesinin gerçeklerinden biriydi.

> 12 Eylül öncesi millet birbirini kırıyordu.

> Bugün baktığınız zaman “İnsanlar aptal mı niye birbirlerini öldürüyor , niye böyle didişiyorlar?” demek kolay. O günü yaşayan insanların bunu görmesi mümkün değildi. Birileri geliyor, bir şeyler söylüyor, siz onları gerçek sanıyor, anlatanların peşinden gidiyordunuz. O dönem, buna zemin sağlayan ortam ve güçler vardı.

> Mahalle bitti bakkal bitti, başka dengeler de değişti hepsini 12 Eylül’e bağlayamayız.

> Zaten dikkat ederseniz hikayeye başladığımız bakkalı da bugün özlemle anıyoruz ama o da çok ideal bir bakkal değil! Hikayenin ilerleyen bölümünde çok daha eski bakkalın insanlara davranışıyla, yeni açılmış bakkalın insanlara davranışı arasındaki fark netleşiyor. Daha öncesinde elinde fazla parayla gelen çocuğu annesine şikayet eden bakkal da vardı! Dolayısıyla hikayeye giriş yaptığımız bakkal, marketleşme yönünde evrilişin bir sembolü.

11 AYRI HİKAYENİN SEBEBİ

> 11ayrı  hikaye tek bir hikayeye bağlanıyor.

> Hikayeyi tek bir anlatıcının dilinden anlatsam çok daha akıcı, insanların çok daha rahat okuyabileceği ve belki daha çok beğeneceği polisiye bir macera olabilirdi. Lakin derdim, polisiye macera anlatmak kadar hikayenin içindeki olguların arka planını da gösterebilmekti.

Günümüzde özlemle anlatılan anılan, 80’ler dizisi gibi sevilen, oldukça başarılı, nostaljik dizilerde anlatılan birtakım olguların da arka fonda kendini hissettirmesi gerekiyordu. Bunu tek bir hikaye analtıcı üzerinden bu derece başarılı vurgulayamazdık.  Romanda her insan kendi hikayesini anlatırken, sosyal arka planı da açıyor.  O arka planlar da bizim anlatmak istediğimiz kabadayılık olgusu biraz daha belirginleştiriyor.

> “İçki, makam ve oyun insanın içindekini, dışındakinin fark etmesini sağlar” satırlarının altını çizmişim.

> Bugün insanlar arasında maskeli balo şarkısı çok tutuyor çünkü maskeli balo gibi yaşanan bir hayat yaşanıyor.  O günlerde ekseriyetle tek yüzlü insanlar vardı, iki yüzlüler azdı. İki yüzlü insanların gerçek yüzünün önemini vurgulayan bu deyim de hikayede yerini aldı.

> Kahramanın iki kadına karşı farklı sevgisi var; kollarında ölmek istediği farklı, kollarında öldüğü farklı. Çiğdem Karamuk’la arasındaki duygusallığı çok çözemedim.

> Tuhaf bir ilişki olduğu gerçek. Okurların çoğu da garipseyecektir. Hatta kitabın danışmalarından biri Kıvırcık Kemal’in kardeş gibi gördüğü kızla ilişkisi hariç kardeşiyle olan ilişkisini adeta enseste yakın buluyor ve “bunlar nasıl bir hayat yaşıyor?” demişti. Ama gerçekten vardı bu tür ilişkiler. “Ateşle barut bir arada durmaz” mantığının hakim olduğu bir toplumda bu tarz ilişkilerin yadırganması normal.

ELİNDEN, BELİNDEN, DİLİNDEN EMİN OLANLAR

> Alevilerde böyle midir? Kadın erkek ilişkilerinde bu rahatlık söz konusu mu?

> Alevilik’te diyemeyiz de Anadolu’da çoğu yerde böyledir. İnsanlar birbirinin elinden, dilinden, belinden emindir. Kimse kimsenin mahremine kem gözle bakmazdı.

Şehre göçle birlikte bütün kavramlar birbirine geçtiği gibi yaşanılan gerçeklikle olması gereken birbiriyle çelişti.  80’ler bu açıdan çürüme yıllarıdır. Önce ahlak anlayışı, sonra namus olgusu çürüdü. 80’lere doğru gelirken toplumsal çürüme başlıyor, 80’lerde hızlanıyor ve 90 kuşağına çürümemiş, bozulmamış hiçbir şey kalmıyor.

> Ne olmalıydı da olmadı, neler eksik kaldı?

> Bizde tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş süreci, sağlıklı işlemedi. Amerika’ya baktığınız zaman tarım toplumundan teknoloji toplumuna geçişte böylesine travmatik ve çok büyük sıkıntı yaşanmadı. Onlar için doğal bir evreydi. Bizde ise, önce köyden kente göçe sonra şehirde bir arada yaşamaya zorlandı toplum. Kendi ahlaki ve inanç değerleriyle çelişen şartlarda, zorluklar içinde yaşama savaşı veren insanların, bütün değerleri ayaklar altına aldığı bir süreçten geçtik.

ŞİİRDEN NİÇİN UZAKLAŞTINIZ ?

> Tam olarak yaşadığımız sıkıntı neydi?

> İnsanlar bir yandan kendi inançsal değerlerini ve geleneklerini korumaya çalışıyor; bir yandan da değişime ayak uydurup, hayat tarzlarını bozmaya mecbur kalıyorlardı. Dolayısıyla 80’ler bu açıdan toplumsal bunalım süreciydi.  Eskiden fakir ve çetin coğrafi koşullarda yaşamasına rağmen insanlar birbirine daha çok güveniyordu ve nispeten az yetinerek mutlu olabiliyordu. İşte bu yüzden 70’lerden kalan güzellikleri hâlâ özlemle anıyoruz.

> Bir aralar sanki şiire soğuk duruyordunuz? Aranız düzeldi mi? Şiir dinletilerine gidiyor musunuz?

> Uzun bir dönem, yaklaşık on sene şiire elimi uzatmadım. Şiir bana küsmüştü. Geçenlerde bir iki kısa şiir yazabildim, şahsi sitemde yayınladım. Sonra Deve dergisi yazar kadrosu arasında yer almam teklif edildi. Oraya şiir gönderdim. Sanırım şiirle tekrar barışıyoruz. Çağırıldığım her etkinliğe elimden geldiğince zaten katılıyorum.

> Eşinizin edebiyatla ilişkisi nasıl?

> Çok iyi bir okur.

> Romanı nasıl yazarsınız? Hazırlığınız olur mu? Mesela Kurtarıcı fikri nasıl oluştu?

> Kurtarıcı’da olağandan farklı gelişti süreç. Genelde fikri, fikrin arka planlarını oluştururum; gelişmelere göre kurguyu ayarlarım.  Bu romanda birdenbire karar verip asıl üzerine çalıştığım kitaba ara verdim. Aklımı kurcalayana yöneldim. 80’ler nostaljisini yaşanırken gözden kaçan olgunun hakkının verilmesi gerektiğine inanıyordum. Bu insanlardan hiç söz edilmiyor, kabadayıların hakkı yeniyordu. Amerikan tipi mafyalaşmayla, bu tip insanların yok oluşuna kimse dikkat çekmiyordu.

> Sessizlikte mi yazarsınız?

> Yazarken çok özel bir ortam aramıyorum. “İlk mısra Tanrıdandır.  O mısranın üstüne şiiri koyarsınız” diyor Valery. Şahsen romanda da ilk fikir kıvılcımının Tanrısallığına inanıyorum. İlk fikir kıvılcımının nerede orataya çıkacağı belli olmuyor. Bazen düşünürken kendiliğinden düşüyor aklınıza; bazen kalabalık ortamda, birisi bir şey söylüyor, sizde kıvılcım parlıyor. Tabi ki yazım sürecinde kendinizi çevreden olabildiğince soyutlayıp bir mekana sığınmanız gerekiyor. Benim için eseri oluşturma süreci içinde de sessizliğe, derinliğe gerek yok. Sessizlik kurgu aşamasında gerekiyor.  Kurgu oluştuktan sonra sessizliğe ihtiyacınız oluyor.

TOLSTOY VE DOSTOYEVSKİ BUGÜN OLSA…

> Dünya klasikleri günümüzde yazılsalardı aynı ilgiyi görür müydü?

> Yazarlık okulu deneyimimizde yazar adaylarına ilk uyarılarımdan biri şuydu: Görselliğin hakim olduğu ve her kelimenin insanın kafasında bir kaç farklı şekil oluşturabildiği çağdayız.  Tolstoy ve Dostoyevski gibi klasik yazarlar tek bir insanın tipini bile sayfalarca anlatıyordu. Yüzündeki ifadeyi, yara izini, birkaç paragrafa yayıyordu. Çünkü kelimeler o dönem insanların kafasında şekiller oluşturmaya yetmiyordu. Bu, o günün yazarları için büyük üstünlük; bugünün yazarları için ayakbağı bir yetenek. Klasiklerin yazıldığı çağlarda insanlar bir bir anlatmak zorundalardı.

Tevafuk, bir hafta atölyemize konuk ettiğimiz değerli yazar Kemal Siyahhan’ın ilk cümleleri de “Siz Dostoyevski, Tolstoy değilsiniz, bu çağın insanlarısınız”olmuştu.

Yani Tolstıy ve Dostoyevski buğün yaşasa yine nuhteşem eserlerl farklarını ortaya koyalardı ama o yıllardaki gibi yazmazlardı.

> Adını vermeyeyim, çok akıcı bir polisiye roman okudum, sonunu beğenmedim. 

> Son bulmak hakikaten zor. Konstantin’in Sırrı’nda aynı sıkıntıyı ben de yaşadım. Hikaye oluşturmak, kurgulamak daha kolay ama son günümüzde büyük emek istiyor.  Mühim iş.  Hatta yazarların artık tek başına son yazmamaları gerekiyor. Dostlarıyla bir fikir fırtınası oluşturup sona öyle karar vermelerinde yarar var.

> Unutamadığınız roman var mı?

> Unutamadığım çok roman var. Hatta bende şöyle bir hâl de var. Nereye baksam bir roman parçasının hayata yansıdığını görüyorum. Bir insan görüyorum ve “Şu yazarın şu kahramanına benziyor” diyorum.

> Aklıma takılmıştı; Bir yazara, “Ev kadını yazar” demişlerdi; küçümsemek için.

> Bizde olumlu eleştiri mumla arasan bulunmaz zaten. Kim yazarsa yazsın sonuçta emek vermiş. İyinin kötünün kriteri nedir? Kaç kişi buna karar verebilir? Kötüler de olacak ki iyinin kıymeti ortaya çıksın. Sonra öyle kötü romanlar var ki içlerinde Türk Edebiyatının en önemli özgünlüklerini barındırabiliyor…

TÜRK OKURUNA AMERİKAN STANDARDI

> Bir programda dinledim. Amerika’da çok satanlar, kabul gören kitaplar, Türkiye’de değerli görülmüyormuş.

> Kim değer vermiyor ona bakmak lazım. Saygın ve edebiyat ilmi tartışılmayan otoriteler var orada. Onlar değer vermiyorsa sorun yok. Fakat iyi edebiyatın satışla doğru ya da ters orantısı olmuyor. Bazen çok iyi edebiyat eserleri de çok satabiliyor. Ya da   sırf satış için yatırım yapılan sıradan eserler de çakılabiliyor.  İyi pazarlanan ve kötü pazarlanan eserden söz edebiliriz günümüzde. İyi  kötü pazarlanıyorsa edebiyatçı ne yapsın? Sonra sistem farklı işliyor orada. Çok sayıda sıradan kitap üretiliyor, yayıncılar bunlar arasından satacakları seçiyorlar.

Bizde durum daha vahim. Türkiye’de iyi romanı, kötü romandan ayıracak kaç tane editör var mesela? 10 tane film izleyen birisi için ilk seyrettiği kalburüstü film çok iyi filmdir. Bizde de 10 kitap okuyup kitap eleştirmenliği yapanlar var.

> Edebiyat otoriteleri vardır.

> Ama kim onlar? Türkiye’de kaç tane var mesela? Ben 3 isim sayabilirim. 10 taneye tamamla desen tamamlayamam. Nazan Bekiroğlu’yla röportaj yaptığımız zaman, “Sizi, edebiyatı iyi bilen birinin eleştirip, hatalarınızı ortaya koyamamasının üzüntüsünü hissetmiyor musunuz ?” diye sorduğumda “tabîi ki özlüyorum” demişti .  Birbirinlerine giren eleştirmen kılıklı insanlar en fazla yüz eser okuyorlar. Bir eleştirmenin bir romanı eleştirebilmesi için en az 1500 eser okuması lazım; bunların 150’sinin de klasik olması gerekir. Seçicinin, gerçekten seçici olması gerekir; eleştiriyorum diyen bir insan Enis Batur’sa eleştirebilir. Saygı duyulur. Ama onun bilgisinin onda birine sahip değilse kimse kusura bakmasın.

KİTABA YAZAR DEĞİL, EDİTÖR ŞEKİL VERİYOR

> Amerikada’ya dönelim; kitabın basım süreci nasıl işliyor?

> Dediğim gibi çok sayıda kitap yayınlanıyor. İnsanlar sinemada patlamış mısır tüketir gibi metrolarda ve seyahat araçlarında tüketiyorlar onları.  Yayınevleri onlar arasından dikkat çekenleri ayırıyor. Yazarı çağırıyorlar,  “Editörümüzün sana tüyolar verecek sen bunu bizizm istediğimiz şekilde yazacaksın” diyorlar: Eser, kesinlikle yazarın yazdığı gibi yayınlanmıyor.  Editör eseri alıyor, popüler kültüre göre kesip biçiyor, şekillendiriyor.

> Edebiyat eserlerinin dizilere uyarlanmasına ne diyorsunuz?

> Okunmasını sağlıyor; popülerleştiriyor. “Hippiler İngiliz tarihini dalga geçmek için okuyor” diyenlere Bernard Shaw “Okusunlar da dalga geçmek için okusunlar” diyor.  O diziler çekilmese ve o kitapları başka türlü okumayacak insanlar okumasalar daha mı iyi?

> Yazma heveslilerine bir yol gösterin

> Çağımızda insanlar imaja çok önem veriyor. İmaj ihmal edilmemeli. Janjanlı imaj değil tabi kastım. Yazar adayları kendisini fark ettirecek yönlerini iyi kullanmalılar.

Bizim talihsizliğimiz şu ki; iyi ve kötü romanı bile okur ayırıyor. Maalesef Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı ilk yıllarında eleştirmenlerce yerden yere vuruldu. Ama okur kitabı onlara ezdirtmedi. Öyle bir noktaya gelindi ki eseri yerden yere vuran eleştirmenlerden biri son baskılarında onu öven satırlar bile yazdı.

İyi kitap, beş altı sene sonra da olsa hakkını alıyor okurdan. Okura güveniyorum, mesele okura ulaştırabilmek.

Maalesef bugün kitap sitelerinde edebiyat dergilerinde kitap eleştirisi görmüyorum; kitap tanıtımı görüyorum.  Edebiyatçılar bütün bunları gözönünde tutarak, kendilerini başka alanlarda da kanıtlamak zorundalar.

Seher Kadıoğlu / Rotahaber – 18 Nisan 2013

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website