“Şimdi size, bir zamanlar yere göğe sığdırılamayan ….. …’nin şiirlerinden örnekler vereceğim. Sonra da …. …….’nin şiirlerinden bazılarınızı dikkatinize sunacağım”

(…)

“….. …’nin bu şiirlerinden sonra, a …. …….’nin yazdıklarını okuyunca, inanıyorum ki siz de: “…. …….’nin bu şiirleri, ….. …’nin yazdıklarından güzel!.” diyeceksiniz…”

Ne bu?

Anlı şanlı, sanatının gücüne kimsenin söz edemeyeceği bir ünlünün, kendi halinde şiir yazan ve kitaplar çıkaran bir başka şairin kitabına yazdığı önsözden alıntı. Maksadımız edebiyat tartışması doğurmak değil, zihniyete dikkat çekmek olduğu için isimleri gizli tutmayı tercih ettim…

***

Ne bu satırları yazan, ne bu satırların adına yazıldığı isimler kusura bakmasınlar. Onlarla hiç bir şahsi, ideolojik, edebi, inançsal, sorunum yok. Birini zaten hiç tanımam, diğeriyle de bir etkinlikte yan yana şiir okumamızın dışında muhabbetimiz olmamıştır… Onlar bu yazıda, kurbanı oldukları zihniyeti gözler önüne serebilmem için kullandığım bir obje sadece.

Sorun isimler değil… Sorun zihniyet, sorun bakış açısı!

Koskoca şair, dünyanın en güzel mısralarını yazsa dahi konumu ve edebiyat dünyasıyla ilgisi dolayısıyla “krema şairi” olmaktan kurtulamayacak bir ismi, sırf kendi dünya görüşüne mensup diye, ünlü bir ismi yerden yere vurarak onunla kıyaslamayı nasıl akledebilir? Daha da geniş planda düşünürsek, marka bir şairi pazarlamak için dahi yapılsa bu üslup yakışık alır mı?

***

Yazdıklarıma gelecek ilk tepkiler “Ama efendim o zihniyet de…” olacaktır. Bu tepkileri önemsiyorum ama aşağıda açıklayacağım nedenlerden dolayı es geçiyorum….

İyi niyetli tepkiler ise, “Efendim, kötü bir niyet yoktur!” şeklinde olacaktır. Bu tepkilere cevaben de derim ki “İçinde kötülüğü yok, biliyorum; Yok, benim de yok ama olmaz ki!” Böyle de yazılmaz ki!

***

Bu satırları yazan ve savunanlara söyleyeceklerim ise sınırlı ve tartışmaya kapalıdır:  “Kötü adamsınız kardeşim! Üstelik iyi edebiyatçı dahi olsanız, kötü adam olarak kalmaya mecbursunuz. Yaşınıza ve sanatınızın gücüne yönelik hürmet ve saygı sizi yanıltmasın.  Siz, kendi siyasi zümrenize mensup isimlerin dışında, hiç kimse tarafından iyi adam olarak zikredilmediniz. Maalesef, bu sizi pençesine almış, mezara kadar da bırakmayacakmış gibi görünen zihniyet yüzünden de hiç bir zaman iyi adam olamayacaksınız! Çünkü yazdıklarınızı anlamlandırabilmek için bile yanına karşıtını ya da (hadi sizin dediğinizi doğru  sayarak konuşalım) daha kötüsünü koymak zorundasınız! Sizin ürünleriniz, düşünceleriniz ve eylemleriniz ancak karşıtı ya da daha kötüsü ile birlikte anlam ifade edebiliyor. Onlar olmadığı müddetçe sizin varlığınızın anlamı da maalesef fark edilemiyor…”

Tartışmaya kapalı diyorum çünkü bana haksızsınız diyemezsiniz. Dediğiniz takdirde, sizi Sultan-üş Şuara’nızın mısraları ile vururum:

“ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın,
gündüz geceye muhtaç; bana da sen lazımsın”…

E, ben düşman değilim, dostum ama sizin gibi düşünmüyorum, ne olacak şimdi?

***

Teşbih biraz ağır gelebilir ama bu zihniyetin kökeninde yatan, bu fakire “İblis Kardeşliği” yazısını yazdıran sosyal vakadır.

Şimdi izninizle sizleri, 2 Kasım 2007’ye götüreceğim. 5 yıl önce yukarıdaki satırları yazanların siyasi görüşüne taban taban zıt (aslında zıt gibi görünse de kağıt ortadan kıvrıldığında sağı ve solu birebir örtüşen) siyasi fikirlere sahip insanların ifadelerine tepki için kaleme almıştım bu satırları. Bu gün de yukarıdaki satırları kaleme alanlara tepki olarak yeniden yayınlıyorum:

***

İBLİS KARDEŞLİĞİ

Dünyaya geldikleri gün malum organları birbirleri ile kıyaslanan çocukların, büyüdüğünde yumurta tokuşturmaları gayet doğal. Fakat iş yumurta tokuşturmakla kalmıyor, soy tokuşturmaya kadar gidiyor. Böylece bireysel ölçümde yarışı kaybeden fertlere de, toplumsal “amorti” verilmiş oluyor…

Peki ama Tanrı, kullarını soy tokuşturup eğlensinler diye mi “kavim kavim” yaratmıştır? Tefekkürde yarar var.

Yumurta tokuşturmanın kötü niyetli bir eğlence olduğunu savunmuyorum ama bu eğlencenin tıpkı Müslüman mezarlıklarına servi, Hıristiyan mezarlıklarına çam ağacı dikmek gibi bir kültürel kodlama ürünü olduğuna dikkat çekiyorum. Kültürel yaşam, toplumsal bir bilinçaltı oluşturur. Toplumsal yapı ve bilinç ne kadar sağlıklı ise oluşan toplumsal bilinçaltı da o denli sağlıklıdır. Örneklerimize dönersek, servi uzun ve düz bir ağaçtır (vahdet), çam ağacı üçgeni andırır (teslis). Yumurta tokuşturma da benzer şekilde çocuklarını yaşama pipilerini ölçtürerek başlatan kültürün doğurduğu doğal eğlencedir (kıyas).

Kıyas kültürü insanlarının, çocukların neden başka bir organını değil de cinsel organını yarıştırdığı önemli. Bu yarışa rağbet eden toplumlar ataerkildir yani soyda babayı esas alırlar. Aşikâr ki babanın soyunu sürdürecek organın gücü doğar doğmaz test ediliyor.

Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’si dikkate alınırsa; malum organ yarışını kazanan bebeğin babasının oğlu, diğerine göre daha geri zekâlı olacağından dolayı başını dövmeli. Ama ona akıl ve zekâdan daha çok kavgada hasmını yere serecek pehlivan cüssesi gerekli olduğundan sevinci sonsuzdur.

Kıyas kültürü aklı bloke eder ve içine düşülen sıkıntıların başa gelen belaların nedenlerini, ya bir düşmana ya da aşağılanan bir mazerete yönlendirir.

Kıyas kültürü insanları, vicdanını rahatlatıcı düşmanlar ve bahaneler bulmakta mahir olduklarından kişisel hesaplaşma onlar için ruhsal bir hastalıktır. Vicdanına kulak veren ve hasmına acıyan kişi zavallıdır. Kıyas kültüründe psikoloğa başvuran sorunlu kişi hasta, bir işe girişmeden önce uzmana danışma ihtiyacı hisseden kişi korkaktır… Yani bu kültüre mensup seçkin kişi her işin en âlâsını bilir ve erkek adama gerisi hikâyedir…

Başı dara düşen kıyas kültürü insanı, bütün kötülüklerin akli yeteneklerini kullanamadığı ya da nefsine hâkim olamayıp şeytana uyduğu için Allah tarafından kendisine gönderilmiş olabileceğini aklının ucundan dahi geçirmez. Onun başına her ne geldiyse “hasım kültür” yüzünden gelmiştir.

Her kıyasçı kültürün bir hasım kültürü vardır. Hasım kültür, Allah’ın lanetlediği, yeryüzüne kötülük saçsın diye gönderdiği, şirret, bütün kötülüklerin atası (dikkat ana değil) ikinci sınıf kulların oluşturduğu topluluklardır. Hasım kültürün kötülük saçma gücü öylesine güçlüdür ki karşısında Tanrı’nın yardımı olmaksızın durulması mümkün değildir… Onlar savaş meydanında “stratejiyle” yenilemeyecek kadar güçlüdürler, bu yüzden “manevi orduların yardımı” hep kıyasçı kültürlerin emrindedir.

Tanrı kıyas kültürü mensuplarını kutsamış ve onları diğer toplumdan daha üstün meziyetlerle donatarak yeryüzüne indirmiştir. Hasım kültürü ise lanetlemiş ve aşağılanması için yeryüzüne atmıştır.

Kıyas kültürü insanları, “halis ameller işleyip adaleti gözettikleri” için değil “sırf Tanrı’nın seçkin kulları oldukları için” kendilerinden kat be kat üstün ve modern donanımlı ordulara karşı “korkusuzca” mücadele eder ve kendilerine “vaat edilen” zafere bir an önce kavuşmak için sabırsızlanırlar… Tanrı onlara “kendi yolunda”, “sorgusuz – sualsiz” ölmeyi emretmiştir.

Kıyas kültürü insanlarını akıllı hareket etmeye ve bilimsel düşünmeye çağıranlar, asıl gayeleri oyalamak olan “hasım kültür” insanlarının kandırdığı “uşaklardır”.

İşin garibi kıyas kültürü insanları da “akdetmenin” emredildiği Kutsal Kitap’a inandıklarına inanırlar. Ve o Kutsal Kitap kendisine vahiy edilen Peygamber’in, damadına verdiği öğütlerden biri de “dinde kıyas yapmayın” şeklindedir ve ilk kıyas yapanın İblis olduğunu hatırlatmadan edemez.

Hemen şu anda, “Ne münasebet! İblis Allah’ın emrine isyan için kıyas yaptı. Biz ise, Allah’ın emirlerine itaat yollarını bulmak için kıyas yapıyoruz” diyen imam-ı Azamın makamına, kıyaslama zıplayan yüzlerce kişinin, gözlerindeki öfkeyi görür gibiyim.

Keşke onlar da ilk akıllarına gelen kıyas yöntemiyle tepki gösterecekleri yerde önce İmam-ı Azam gibi ellerini kalplerine götürüp “elhamdülillah” diyebilmeyi akledebilselerdi. İşte o zaman kalplerinin üstündeki parmaklarını sayıp, “kıyas”ın gerektiği takdirde hangi hükümlerden sonra başvurulacak kaçıncı yöntem olduğunu, kıyas tuzağına düşmeden idrak edebilirlerdi.

Bir sosyal tahlil yazısının böyle dinsel temelli bir savunmayla bitmesi gerekir miydi?

Akletmeyi önceleyen bir coğrafyada yaşasaydık kesinlikle hayır. Ama kıyas kültürünün el üstünde tutulduğu bir coğrafyada yaşıyorsanız, bu kaçınılmazdır…

Yaşar İliksiz / yasar@yasariliksiz.com

22.03.2012 tarihinde 12:35 itibariyle Haber7.com sitesinde yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website