Öncelikle kendi görüşümü net ifade edeyim: Bilimsel bilgi kamu malıdır ve telif hakkı, mülkiyet hakkı gibi kamuflajlarla halktan gizlenmesi ve erişime sınırlanması evrensel suçtur. Özellikle de bilgiyi üreten veya ona ulaşan ücretini, onu üretmesi ve ona ulaşması amacıyla maaş olarak alıyorsa ayrıca bedel gözetmesi de suçtur.
Bilgiyi üretenin veya ona ulaşanın onurlandırılması ve ödüllendirilmesi hakkıdır ve hakkından mahrum edilmesi de edepsizliktir.
Madalyonun öbür yüzüne gelinde uzmanlığın esnafça sergilenmesinin ne kadar ahlaki ve onurlu olduğu tartışmaya açık.
Peki, uzmanlığın esnafça sergilenmesi suçsa, yalnızca sosyal medyada ve akademisyenlerce yapılınca mı sorun oluyor?

BİLGİYİ YAYMAK VE BİLGİDEN NEMALANMAK SORUNU
Doktorlar ve akademisyenler başta olmak üzere, her alanın popüler uzmanları; yüzyıllardır gazete sütunlarından, radyo mikrofonlarından ve televizyon ekranlarından geniş kitlelere ulaşmanın mücadelesini veriyor. Bu ayıplanacak ve kınanacak bir davranış şekli değil. Tanınırlığın artırılması her alan için gerekli yaşamsal zorunluluk.
Teknoloji değişip halkın tercihi yeni bir mecrayı öne çıkardığında; (dergiler, fanzinler, kitaplar, sosyal medya platformları) orası popülerleşme arzusunun yeni sahnesi oluyor.
Her alanın şarlatanı olması eşyanın tabiatı gereğidir. Eşyanın tabiatına (insanlığın fıtratına yazabilmeyi çok isterdim ama neyse 🙁 ) uygun olmayan ise uzmanların zamanla şöhreti para kazanma mekanizmasına dönüştürerek şarlatanlaşması ve birer “medya maymununa” evrilmesidir. Daha da acısı bu durumun artık hayatın olağan akışına dönüşmesi yani vakayı adiyeleşmesi
Kadim zamanlardan beri duyarlı uzmanlar, medyatik meslektaşları hakkında kamuyu uyarmayı ihmal etmedi. Ancak zamanl medyatik figürler de kendilerini uyaranları zeytinyağı gibi üste çıkarak “h/er meydan(ın)da” yüzleşmeye çağırır hale geldi. Çünkü zamanla uyaranların niyeti, bilgiyi doğrulama derdinden çok, uyarıcıların “dükkânlarının önünü kapatmama” derdine evrildi
Velhasılkelam; bilginin doğruluğunu denetleme meselesi günümüzün değil, tüm çağların kanayan yarasıdır.
Yasak Kolaycılığı ve “Meleklerin Cinsiyeti”
Son günlerde gündeme gelen “Kamu kurumlarında görev yapan memurlar ile üniversitelerdeki akademisyenlerin YouTube, sosyal medya ve mobil uygulamalar üzerinden içerik üreterek gelir elde etmesinin yasaklanması” kararı da bu kısırdöngünün son halkası. Ardındaki asıl niyet ne olursa olsun, ağzı olanın konuşacağı, nereye çekseniz uzayacak, adeta “meleklerin cinsiyetinin tartışıldığı” türden bir toplumu oyalama hamlesinden farksız bir karar olarak algılanacak.
Peki, bu tartışmalardan geriye ne kalacak? Koca bir havanda su dövme gayreti…
Asıl mesele; bilginin doğruluğunun, amacının ve birilerine yarar sağlarken diğerlerine zarar verme ihtimalinin denetlenmesi, zararlı halinin yayılmasının, ödetilecek bedelinin olmasıdır. Kararın bu amaca ne denli hizmet edeceğini tartışmak daha yararlı.
Bunun için de bilgiyi denetleyenlerin, hem bilgiye hem de o bilgiyi yayanların niteliğine hâkim uzmanlar olması gerekir.
Peki, bilgiyi denetleyenleri kim denetleyecek?
Bilgiyi denetleyenlerin bilgisinde uzman mı arayacağız….
Hayır, çünkü sorunun çözmek için çıtayı yükseğe taşımak sorunu daha da çözümsüz kılar.
Eskilerin dediği gibi: “Ne kadar teşkilat, o kadar müşkülat!”
Meselenin can alıcı noktalrında biri de burasıdır: Bilgiyi denetleyenleri denetleyecek mekanizmanın o konunun uzmanı olması gerekmez. Konu uzmanlık alanından çıkarılıp kolluk kuvvetine ve adalet mekanizmasına devredildiğinde sorun, sorun olmaktan çıkar.
Sorun Unvan ve Mecrada Değil, Bilginin Temelinde
Şimdilerde akademisyenlere yönelik yeni kısıtlamalar gündemde. Kimi çevreler bunu bilimsel özgürlüğün kısıtlanması olarak yorumlarken, kimileri kamu güvenliği ve yanlış bilgiyle mücadele kapsamında gerekli bir müdahale olarak savunuyor. Oysa mesele ne akademisyenler ne de dijital mecralardır.
Temel sorun; bilginin sahibinin akademisyen, doktor, influencer, alaylı ya da mektepli olması değil, hayatın her alanında ihtiyaç duyulan uzmanlık faaliyetlerinin denetlenmesinde yetersiz kalınmasıdır.
Televizyon ekranlarında yıllardır bilimselliği şüpheli sağlık tavsiyeleri veriliyor; gazete köşelerinde, kitaplarda, konferanslarda ve reklam kuşaklarında mucizevi ürünler pazarlanıyor. Dahası, okulların açıldığı şu günlerde unvanlı isimler bilimsel temeli tartışmalı öneriler saçıyor. Gereksiz tetkikler isteniyor, öğrencilerin leblebi yer gibi gıda takviyesi hapları içmesi öneriliyor, kanıt düzeyi düşük uygulamalar kesin çözümmüş gibi sunuluyor. Kızamık veya çiçek gibi hayati aşılar es geçilirken, erken yaşta bağışıklık sistemine zararı tartışmalı grip aşısı tavsiyeleri havada uçuşuyor.
Yanlış ve zararlı bilgi sosyal medyada paylaşıldığında tehlikeli de, aynı bilgi bir profesör tarafından televizyonda söylendiğinde, bir doktor tarafından muayenehanesinde reçete edildiğinde ya da bir eczacı tarafından raftaki ürünle ilişkilendirildiğinde daha mı masumdur?
Hatta daha da ileri gidiyorum: Yanlış bilgi akademik tez kılıfıyla sunulduğunda felaketin boyutu daha büyük değil midir?
Yanlış ve zararlı bilgi yasakla değil denetimle engellenir
Yanlış ve zararlı bilgi yasakla değil, etkili denetimle engellenir.
Aktarım teknolojisi değişebilir, aktaranın unvanı değişebilir ama yanlış bilgi her yerde yanlış bilgidir. Eskiden dedikoduydu, şimdi viral içerik; eskiden magazindi, şimdi influencer paylaşımı; eskiden “hoca dedi”ydi, şimdi “profesör söyledi”. Özü değişmedi: Dayanağı olmayan iddia.
Bir toplumsal sorun karşısında, kapitalist çağın ve bürokratik devlet mantığının itkisiyle verilen ilk refleks hep aynıdır: “Yasaklansın“, “Yeni bir yasa çıkarılsın“, “Yeni bir kurul kurulsun!” Oysa yeni bir düzenlemeye lüzum kalmaksızın mevcut mevzuatı işletmek sorunu temelinden çözmeye yeterlidir.
Türkiye’de sağlık iletişiminden ticari reklamlara, meslek etiğinden kamu yayıncılığına kadar zaten geniş bir yasal çerçeve mevcuttur. Türk Ceza Kanunu’nun “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” maddesini ve genel hukuk kurallarını kararlılıkla uygulamak yeterliyken; RTÜK kanunları, Reklam Kurulu yetkileri ve meslek odalarının etik kurallar devreye sokuldu. Peki sorun çözüldü mü
RTÜK’ten önce ekranlarda belli saatlerde şiddet ve müstehcenlik hiç değilse iç denetimle kısıtlanırken, RTÜK’ten sonra saat gözetmeksizin haber bültenlerinde dahi silahların patlaması, insanların birbirini darp etmesi nasıl sıradanlaştı? Üslup buraya varacaksa rahmetli Reha Muhtar’ın günahı neydi? Dün en küçük şiddet olayında ortalığı ayağa kaldıran psikoloji uzmanları bugün ekranlarda kan gövdeyi götürürken neden tepkisiz? RTÜK’ün kurulması şart denilen günlerde temel gerekçeler bunlar değil miydi?
Keza Sosyal Medya Yasası tartışmaları… “Gazetecilik şarlatanların eline geçti” diyerek yeni yasalar için davul çalan çoğu “sözde” meslektaşımız gerçekten meselenin çözümünü bu kadar basit mi sanıyor? Bir insana sokakta sövmekle dijital ortamda sövmek arasında hukuki açıdan ne fark var? Hakaret edilenin devlet yöneticisi ya da sıradan vatandaş olması haysiyeti açısından neyi değiştirir? “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” mantığından, kurumu korumak için insan haysiyetini hiçe sayan bir anlayışa nasıl evrildik?
Adaletin özü esasta değişmez; temel ceza yasalarının her suça; işleyeni, türü, yeri ve amacı gözetilmeksizin eşit uygulanması yeterlidir. Suçun cezasının; işleyenine, türüne, yerine ve amacına göre ağırlaştırılması gereken haller vardır. Ama esası uygulamadan ağırlaştırma ve hafifleştirme şartları tartışılıyorsa, çözümsüzlük başlamış demektir ve hatta ileri gidersek, esas uygulanmadan teferratı tartışmaya açmak sorunun çözülmek istenmediğinin göstergesi bile sayılır.
Denetimde bazı insanlar daha eşit olmamalı
Denetimin eşitliği, çözüm arayışında başta gelen meselelerdendir. Aynı yanlış ifade ile bir kişiyi serbest bırakılırken başka bir kişiye yaptırım uygulanıyorsa, sorun artık yanlış bilgi değil, yanlış bilgiyi cezalandırma yönetiminin denetlenmemesidir.
Ana eksene dönersek, bilginin yanlış olduğuna karar verecek kişi konunun uzmanıdır. Denetleyen kişinin denetlenen kişiden daha güncel, daha kapsamlı bilgiye sahip olması gerekir. Öte yandan tek bir unvanın, bir meslek unvanının veya idari bir makamın tek başına bilimsel doğruluğun garantisi olamayacağını unutmamak gerekir ve çapraz doğrulama ile sağlama yapılmasında da yarar vardır.
Bilim, kişinin kim olduğuyla değil, söylediğinin hangi kanıta dayandığıyla ve ahlaki tutarlılığı ile ilgilenir.
Ama denetimde iş farklıdır.
Denetim, yalnızca ifade değil, ifadenin ve ifade edenin arkasındaki ekonomik ilişkilere de bakılmalıdır. Çünkü sağlıkta olduğu gibi eğitimde, finansal danışmanlıkta veya tüketim ürünleri (tüketim kelimesi kullanmamaya gayret eden biri olarak burada tüketim kelimesi bilinçli tercihimdir) tavsiyelerinde de ekonomik çıkar ile bilimsel/objektif tavsiye birbirine karışabiliyor.
Gereksiz ürünleri önermek, sınırlı kanıtı kesinmiş gibi sunmak, ya da danışanın bilgi eksikliğini ticari fırsata dönüştürmek – bunlar hangi mecrada olursa olsun aynı etik sorunu taşır. Ve bu tür davranışların denetimi, yalnızca dijital içerik üreticilerine veya akademisyenlere değil; meslek odalarına, etik kurullara ve bağımsız denetim mekanizmalarına da yük düşer.
Denetim sürekli olmalıdır, ancak sürekli cezalandırmak anlamına gelmez. İyi bir denetim önce bilgilendirir, standart koyar, açık kriterler belirler, kademeli bir yaptırım sistemi uygular ve her aşamada denetlenene savunma hakkı tanır.
Dahası, denetleyenlerin de denetlenmesi gerekir. Bu, denetim kararlarının gerekçeli, kamuya açık ve itiraza açık olmasıyla mümkündür. Denetim tek bir merciye bağlanıp kutsanmadığı, kararlar herkesin gözü önünde verildiği ve bilimsel dayanağıyla birlikte yayınlandığı sürece, keyfilik riski azalır. Burada uzmanlık şart değildir. Çünkü denetleyenin bilgisi ve yetenenekleri değil, denetim ahlakı ve kararına etki eden unsurlar denetlenmektedir.
İşte tam bu noktada, “bilimsel belirsizlik” ile “kesinlikle kanıtlanmış ya da çürütülmüş iddia” arasındaki ayrım da netleşmelidir. Henüz bilimsel konsensüs oluşmamış bir konuda yapılan öneri, kanıt düzeyi belirtilerek sunuluyorsa bu tartışma alanıdır. Ancak defalarca çürütülmüş bir iddiayı ısrarla tekrarlamak, bilimsel tartışma değil, yanlış bilgi yaymadır.
Deneticiler, bu iki duruma farklı yaklaşmalıdır. Ama bu farkı belirlerken de muhatabın akademisyen olması, konuşmasının daha ağır koşullara tabi tutulmasını gerektirir mi? Yoksa herkes için aynı kanıt standardı mı geçerlidir?
Bugün temel ihtiyacımız, daha fazla yasak değil, daha sıkı, taraf gözetmeyen ve sınırsız denetim anlayışıdır.
Bu denetim anlayışı için, yeni yasalar / yeni yapılar oluşturmak yerine mevcut uzmanlık havuzundan (üniversiteler, meslek odaları, bağımsız araştırma enstitüleri) bilimsel danışma mekanizmaları işlevselleştirilmesi yeterli. Önemli olan, bu uzmanların da denetim potansiyelinde ve ahlakına sahip olmaları ve onların da denetim altında tutulmasıdır.
Denetimin sadece cezai boyutu değil, önleyici ve eğitici boyutu da önemsenmelidir. Medya okuryazarlığı, sağlık okuryazarlığı, bilgi okuryazarlığı gibi kamusal eğitim programları, toplumu yanlış bilgiye karşı dirençli hale getirir.
Doğruyu bulma becerisi kazanmış her birey, yanlış bilgiyle karşılaştığında onu sorgulayabilir ve yayılmasına fırsat vermez. Bu, denetimin en tabandaki, en etkili ve en sürdürülebilir biçimidir.
Bu sorunun çözümünün gözden kaçırılmaması gereken noktası; denetim yetkisinin bir ayrıcalık değil, bir hesap verme sorumluluğuna dönüştürülmesidir. Yani denetleyenin usulsüzlüğünün cezası, denetlediğin usulsüzlüğünün cezasından daha ağır ve caydırıcı olmalıdır.
Meselenin münderecatına vakıf olmak
Bir konuda karar vermek için meselenin münderecatına vakıf olmak gerekir derdi eskiler.
Günümüzün temel sorunu, çoğu kişinin meselenin münderecatına vakıf olamadan uzman kesilmesi, en büyük yalanları ise meselenin münderecatına vakıf olanların söylerken, “uzmanlar yalancı” diye bağırması. Uzmanların çoğunun gerçekten yalancı olması da onların daha büyük yalanları , daha rahat söylemesini kolaylaştırıyor.
Yaşar İliksiz – Mistikalem.com